2007 REFORM ANTLAŞMASI’NDAN SONRA AVRUPA BİRLİĞİ’NİN YENİ ORTAK DIŞ VE GÜVENLİK POLİTİKASI

2007 REFORM ANTLAŞMASI SONRASI AB'NİN YENİ ORTAK DIŞ VE GÜVENLİK POLİTİKASI
Fatih BAYEZİT[1]
Özet

Avrupa ülkeleri II.Dünya Savaşı’nda yaşadıkları yıkım sonrasında geçirdiği ekonomik ve sonrasındaki siyasal entegrasyon ile yeniden varoluş sürecine girmiş; Soğuk Savaş yıllarında hem kendi ulus-devlet temelli egemenlik anlayışlarını hem de devam eden entegrasyon süreçlerini koruma endişeleri sonucunda atlantik-ötesi işbirlikleri kurmuştur. Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile tüm dünyada güvenlik algılamaları değişmiş ve ABD’nin askeri gücünü çekmesi, Soğuk Savaş dönemi boyunca var olan askeri dengeyi bozmuştur.[2]

Yeni oluşan denge ile birlikte kendi savunma gücünü oluşturmak isteyen Avrupa ülkeleri, Avrupa Birliği çatısı altında ortak menfaat kurup, menfaatleri beraber koruma yoluna gitmişlerdir. AB’nin askeri varlığı, uluslararası diplomaside söz sahibi olabilmesiyle de doğru orantılı görülmüştür. Böylelikle Ortak Dış ve Güvenlik Politikasını sağlam zemine oturatabilen bir Avrupa’nın uluslararası aktör olması kolaylaşacaktır. Bu makalede AB’nin yeni savunma ve dış politikalarıyla ve bunun hukuksal zeminini güçlendiren 2007 Lizbon Anlaşması çerçevesinde birliğin kurumsal yapısınu da güçlendirerek uluslararası aktör olma hamleleri değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Abstract

The European countries started a period of rebirth with first economic then a political integration process after destruction came with WWII. During the Cold War years European countries established transatlantic defense cooperations as to shelter both ongoing integration process among themselves and their own national sovereignty. The perceptions of security changed after the end of the Cold War era; and the U.S. soldiers way back to home collapsed the military balance that had always been during all this period.
With this new balance, European countries, that now want to set its own security force, have started a new common set of ideals to protect all together. The possession of European military power have always seen as an instrument to have a word on international diplomacy. Thus, if EU could build a Common Security and Foreign Policy on a strong base, it is seen easier for Europe to be a global actor. In this article, the EU’s new CFSP and the legal base of this, 2007 Reform Treaty, will be evaluated.
Anahtar Kelimeler : Lizbon Anlaşması, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Avrupa Birliği
1. Giriş

1.1. Avrupa Güvenlik Politikalarının Oluşma Süreci

AB’nin uluslararası sistem içinde küresel aktör olması her zaman Avrupa entergeasyon sürecinin ana teması olmuş ve AB’nin dış etkinliğini arttırma adına da sürekli çabalar sarfedilmiştir.[3] Fakat bilinen bir şey daha vardır ki dış politika devletler tarafından müdehale edilmemeesi gereken bir olgu ve ulusal egemenliğin merkezi sayılmıştır. Birçok Avrupalı devletin tarihlerinde birbirleriyle çatışan dış politika çıkarları bulunmaktadır. Bu yüzden Avrupa ekonomik entegrasyondaki kadar kolay bir dış politika entegrasyonu süreci geçirememiştir.[4] 1950’lerde Winston Churcill’in demokratik denetim mekanizmasına sahip bir Avrupa Ordusu fikri ve Fransa Başbakanı René Pleven’in de 24 Ekim 1950 tarihinde, aslında biraz da Almanya’nın II.Dünya Savaşı’nda saldığı korkunun da tekrar yaşanmaması için bir tedbir yönü de içeren, Batı Almanya’yı da içine alan bir ulusüstü yapılanma içinde Avrupa Ordusu oluşturmayı öngören bir ‘Avrupa Savunma Topluluğu’ fikrini ortaya atması, Avrupalı devletlerin günümüze değin ortak güvenlik konusuna verdikleri önemi göstermektedir.
1970 yılı Avrupalı devletlerin dış politika konularında işbirliği için önemli bir yıl oldu ve Lüksemburg Zirvesi’nden sonra Davingnon raporu yayınlanmış ve bu rapordan sonra Avrupa Siyasi İşbirliği (ASİ) oluşturulmuştur.[5] 1986 Avrupa Tek Senedi ile ASİ yasal bir zemine oturtulmuş ve Brüksel’de daimi bir Sekreterya oluşturulmuştur. (Crowe, 2003)
1992 Maastrich ile Avrupa Siyasi İşbirliği (ASİ), Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’na (ODGP) çevrildi ve 1950’lerde entegrasyon sürecini başlatan AB, dış politika ve güvenlik alanları konusunda ilk önemli adımını atmış ve ODGP’yi hukuki bir zemine oturtmuş oldu.[6]
Maastrich Antlaşması AB’ye sütunlar sistemini getirmiş ve Avrupa Toplulukları’nı bir yana, ODGP’yi başka bir yana yerleştirmiştir.[7] I. Sütunda yer alan Avrupa Toplulukları hükümetlerüstü bir yapıya sahipken, II. Sütundaki ODGP hükümetlerarası bir yapıya sahiptir ve ODGP içinde alınacak kararlar ‘Konsey tarafından oybirliği ile alınır.’ (ABKA,md.23) [8] Bu açıdan bakıldığında Birlik içindeki devletlerin her biri alınacak dış ve güvenlik politikalarını kendi çıkarlarını ilgilendirecek şekilde yönlendirmeye çalışmaları AB’nin uluslararası ortamda güçlü bir aktör olarak var olmasını engellemiştir.

1.2. Ortak Güvenlik ve Dış Politikası’nın Gelişimi
Maastrich sonrası dönemde NATO da AB’deki gelişmelere paralel olarak hareket etmiş ve 1994 yılındaki NATO’nun Brüksel zirvesinde NATO imkanlarını Batı Avrupa Birliği (BAB) üzerinden AB’ye kullanmasına izin verilmiştir. 1997 Amsterdam Anlaşması’nda ODGP’de nispeten gelişmeler yaşanmış ve Maastrich’in getirdiği ‘oy birliği’ yumuşatılarak yapıcı çekimserlik uygulaması getirilmiş ve dış etkinliği arttırmak adına ODGP Yüksek Temsilcisi atanması kararlaştırılmıştır. NATO Genel Sekreteri Jacvier Solana, Konsey Genel Sekreterliği’nin Dönem Başkanlığına ortak dış ve güvenlik politikalarında yardımcı olmak üzere ‘Yüksek Temsilci’ olarak atanmıştır. Amsterdam Antlaşması ile AB’nin ODGP’sine ‘insani amaçlı barış faaliyetleri, kriz yönetimi, dış sınırların korunması gibi yeni unsurlar eklenmiştir. (Özcan, 2006) ODGP konusunda 1998’e kadar gelişmeler yaşanmış ancak 3-4 Aralık 1998 St.Malo Zirvesi’nde AB’nin savunma rolünü daha da genişletme kararı alan Fransa ve İngiltere görüşmesi sonrası İngiltere Başbakanı Tony Blair “Birliğin, güvenilir askeri güçler tarafından desteklenmiş özerk harekat kapasitesine” sahip olması ve bunları uluslararası krizlere yanıt vermek için hazır bulundurması ve kullanması gerektiği”ni açıklamış[9] ve bu tarihten sonra AB ülkeleri Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nı geliştirme adına büyük çabalar sarfetmiştir. Burada Avrupa Birliği’nin hareket noktası, Avrupa güvenliğinde hissedilen bir boşluğu doldurmak değil, daha ziyade örgütü uluslararası planda daha etkili hale getirmek için bir savunma boyutu kazandırmak[10] ve AB’nin küresel rolünü arttırmaktır. 1999 Köln ve Helsinki Zirvelerinden önemli sonuçlar çıkmıştır. Helsinki zirvesi sonuç bildirisi’nde üye devletlerin 2003 yılına kadar 60.000 askerden oluşan ve 2 ay içinde konuşlanabilecek Acil Müdehale Gücü’nün kurulması kararlar arasında yer almıştır. (Özdal, 2008)
2001 Nice Antlaşması da ODGP ile ilgili yeni hükümler getirmiştir. Nitelikli çoğunlukla karar alınan alanlar artırılmış ve kriz yönetim operasyonlarında Siyasi ve Güvenlik Komitesi’nin rolü genişletilmiştir.[11] Ayrıca anlaşma ile Batı Avrupa Birliği (BAB), AB’ye dahil edilmiştir.
Nice Anlaşmasının imzalandığı yıl Laeken’de bir araya gelen AB Hükümet ve Devlet Başkanları AB’yi daha şeffaf, daha etkili kılmak ve demokratik meşruiyetini arttırmak adına ‘Avrupa’nın Geleceği Deklerasyonu’nu yayınladılar. Deklerasyon aynı zamanda AB’nin uluslararası rolünü de vurguluyordu. Deklerasyonda ‘Avrupa’nın küreselleşme yönetimindeki sorumluluklarını omuzlamasına ihtiyacı’ olduğu ve ‘sahip olması gereken rolün, bütün dünyadaki her türlü fanatizim, terör ve şiddete karşı savaşmak’ olduğu belirtilmişti.[12] Dünyadaki dengeleri 9/11’in sarstığı döneme denk gelen bu toplantıda, uluslararası terörizm konusunu da ele alarak ortak savunma ve dış politikaya önem verilmesi gerektiği Avrupalı liderler tarafından daha kabul edilir olmuştur.
Bu hedefleri gerçekleştirebilmek adına Valery Giscard d’Estaing’in başkanlığında toplanan zirve bir Konvansiyon çıkardı. Buna göre mevcut AT ve AB anlaşmaları tek bir çatı altında toplanacak ve tek bri Avrupa Anayasası oluşturulacaktı. Nihayet Ekim 2004’te Anayasa imzalanmış ancak 6 ay sonra Fransa ve Hollanda tarafından reddedilmiştir. Bu redle beraber de birçok tartışmayı beraberinde getiren AB Anayasası’na muhalefet artmış ve bu tartışmalar ışığında 2007 Lizbon Reform Anlaşması’na gidilmiştir.[13]
1.3. Anayasa Anlaşması’ndan Lizbon’a Giden Yol
18 Haziran 2004 tarihinde 25 üye ülke ve 3 aday ülkenin hükümet liderleri tarafından kabul edilen ve 29 Ekim 2004’de imzalanan Anayasa Antlaşması, devam eden süreçte 27 üye ülkenin ancak 18’i tarafından onaylanmıştır. Danimarka, İrlanda, İsveç, İngiltere ve Portekiz onaylamayı tarihi belli olmayan bir geleceğe ertelemiş ve dahası Polonya ve Çek Cumhuriyeti AB Anayasası yerine yeni bir anayasa çağrısı yapmıştır. Nihayetinde 29 Mayıs 2005’te Fransa, 1 Haziran 2005’te de Hollanda vatandaşları yapılan referandumda Anayasa Anlaşması’na hayır demiştir. Bunun üzerine 2007 yılında Almanya’nın dönem başkanlığında ‘anayasa’ ve ‘dışişleri bakanı’ gibi devlet-benzeri kavramları içermeyen bir reform anlaşması yapılması gerektiği anlatmış[14] ve bir sonraki Hükümetlerarası Konferansta taslak metin üzerine tartışmalar başlatılmıştır. 19 Ekim 2007’de Lizbon’a son metni ulaşan anlaşma 13 Aralık 2007’de daha sonra kendi ulusal onaylama sürecini de içerecek şekilde Avrupalı liderler tarafından imzalanmıştır. 17 Aralık 2007 tarihinde AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanan Reform Antlaşması Haziran 2008’de İrlanda’daki referandumda reddedilmiş ancak 2 Ekim 2009’da yapılan ikinci referandumda ‘evet’ çıkması üzerine 1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Burada bilinmesi gereken bir şey var ki Reform Anlaşması metninin büyük çoğunluğu Fransa ve Hollanda tarafından reddedilen AB Anayasası’nın metnine dayanmaktadır. Öyle ki Reform Anlaşması’nda yapılan 250 değişikliğin sadece 10’u reddedilen AB Anayasası’ndan farklıdır.[15] Ancak Reform Anlaşması’nı AB Anayasası’ndan ayıran en önemli değişikliklerden biri Reform Anlaşması’nın mevcut kurucu anlaşmaları ortadan kaldırmamış olmasıdır. Reform Antlaşması, Avrupa Topluluklarını Kuran Antlaşma (Avrupa Birliği’nin İşlevlerine İlişkin Anlaşma olarak adı değiştirilmiştir) ve Avrupa Birliği Antlaşmasının yerini alan değil bunları tadil eden antlaşma niteliği taşımaktadır. Aslında Fransa ve Hollanda vatandaşları da AB Anayasası’nın dış ilişkilerini düzenleyen maddelerine hayır dememişler, aksine referandumlardan hemen sonra yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Avrupa için daha az değil, daha fazla dış ve güvenlik politikası istemişlerdir.[16]
Reform Antlaşması’yla getirilen temel değişiklikler şu şekilde sıralanabilir:
* “Anayasa” ifadesinin kaldırılması kararlaştırılmıştır. Böylece, Roma Antlaşması’ndan Nice Antlaşması’na kadar yürütülen geleneksel Antlaşma değişikliği metoduna dönülmüştür. Lizbon Antlaşması, hem AT hem de AB Antlaşmalarında değişiklik getirmiştir.
* AB sembolleri ve AB marşına yapılan atıftan vazgeçilmiştir.
* Temel Haklar Şartı’nın tam metni aynı yasal değere sahip (Temel Haklar Şartı, İngiltere için bağlayıcı olmayacaktır.) kısa versiyonu ile değiştirilmiştir.
* Serbest rekabetin AB’nin hedeflerinden biri olması hususundan vazgeçilmiştir.[17]
2. Reform Antlaşması
2.1. Reform Antlaşması’nın Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’na İlişkin Düzenlemeleri
Reform Antlaşması ortak dış ve güvenlik politikasında eşgüdümün sağlanması ve devletler arası çıkar çatışmalarını sona erdirme amacı taşısa da hükümetlerarası işbirliği prensibi gibi ana unsurların değişmeden kalması reformların etkisini oldukça sınırlı tutacaktır.[18]
ODGP hükümlerinin büyük çoğunluğu Anayasa Antlaşması’ndakiyle aynı olan Reform Antlaşması mevcut yasal temel olan Nice Antlaşması’ndan oldukça büyük farklar getirmiştir. Anlaşma hükümlerinin detaylı analizi için ilgili kurumlar, prosedürler, hedefler olduğu kadar ayrıca faal ve finansal kaynaklarının da analizi gerekmektedir. (bknz: tablo 1) İlgili hükümler incelendikten sonra, yeni yasal çerçevenin krizlerin üstesinden gelme ve Birliğin günlük işleri kotarabilme yetisi test edilmelidir. Bu yüzden bu noktada tartışılması gerekenin yeni hükümlerin bir eskisi olan Nice Antlaşması’yla mukayesesinde daha etkin karar alma ve dış temsilde birlikteliktelik getirip getiremeyeceği tartışılmalıdır.[19]
Tablo 1. ODGP / ASGP ve Lizon Antlaşması’ndaki diğer dış eylemler
Avrupa Birliği Antlaşması (ABA)
Text Box: Mad.47 Tüzel  Kişilik

Başlık VI – Son Hükümler
Text Box: Bölüm 2 ODGP ve ASGPText Box: Bölüm 1  Dış Eylem Genel Hükümleri

Başlık V – Dış Eylem / ODGP
Text Box: Mad.3 (5) Hedefler

Başlık I – Müşterek Hükümler

Başlık IV – Genişletilmiş İşbirliği
Text Box: Mad.16 (6) Dışişleri KonseyiText Box: Mad.15 (6) AP

Başlık III – Kurumlar
Text Box: Mad.8  ENP

Başlangıç
Prgf.11
Kaynak : Wolfgang Wessels ve Fransizka Bopp, ‘Hazinan 2008, Challange Liberty&Security Research Paper No.10, s.6
Avrupa Birliği’nin İşleyişine dair Anlaşma
Text Box: DAHA SONRA YAPILACAK
2.2. AB’nin Hedef ve Görevleri
Birliğin dış eylemlerinin hedefler ve görevlerine bakıldığında geneleksel dış politikanın bütün alanlarına yayıldığını ve bunları kapsadığı görmekteyiz.
ABA’nın Başlangıç bölümüyle, Reform Antlaşması ODGP’nin ve AGSP’nin hedeflerini ‘Avrupa kimliğini ve bağımsızlığını dünyada ve Avrupa’da barış, güvenlik ve gelişimi teşfik ederek güçlendirmesi’ ilan etmektedir.
AB Kendini sadece ekonomik bir topluluk olarak değil ayrıca dünyanın geri kalanında ‘Avrupalılaşma’ya katkı yapan sivil güç olarak görmüştür.Lizbon Antlaşması’nda Avrupa kendisini ‘sivil güç’ yada ‘normatif güç’ olarak tanımlamıştır. Ayrıca ODGP ‘Birliğin operasyonel gücünü askeri ve sivil varlıklarla oluşturması’ gerektiğini iddia etmektedir. (ABA, md.42-1)
ABA’nın 21.maddesinde yer alan AB’nin dış eylemler başlığı altındaki hedef ve görevleri, Nice Antlaşması’nın çeşitli maddelerinden (11 (1), 131, 177, 181a) derlenmiş ve tek başlık altında toplanmıştır. Birliğin ‘daha geniş dünyayla ilişkileri’ndeki yeni hedefi ‘kendi vatandaşlarını koruma’ dır. (ABA, Md.3 (5))[20] Fransa cumhurbaşkanı Licolas Sarkozy’nin isteği üzerine eklenen bu hedefte Birliğe katılan anlam, üçüncü ülkelerdeki terörist-aktiviteler, doğal/beşeri felaketler olsa da Fransa bunu küreselleşmenin sosyo-ekonomik felaketlerinden koruma konusunda önermiş ve algılamıştır. [21]
Reform Antlaşması’nda Petersburg görevlerinin devam edeceği belirtmiştir. Daha önce sadece insani ve kurtarma faliyetlerini içeren, kriz yönetiminde barışgücü oluşturmayı öngören Petersburg görevlerine terörle mücadele de eklenmiştir. Terörle mücade sadece ODGP’yi değil, ayrıca antlaşmada birkaç kez anılan Adalet ve İçişlerini de ilgilendirmektedir. (ABİA Md.75, 83, 88) Ancak sütunları aşan bu başlığın şimdi nasıl kordine edilip uygulanacağı net değildir.
Lizbon Antlaşması’nın savunma politikası yönünde inceleyecek olursak, Maastrich Antlaşması’ndakine benzer bir tanımlama söz konusudur. Avrupa Birliği Antlaşması’nda daha net ifade edilen savunma politikası şu şekildedir; ‘Ortak güvenlik ve savunma politikası Birlik’in savunmasını kademeli bir çerçevede içermelidir. Bu ... Avrupa Konseyi’nin kararları doğrultusunda ortak bir savunmayı sağlayacaktır.’ ABİA’nın 222.maddesiyle eklenen ‘Dayanışma Şartı’yla üye devletler birbirlerinde meydana gelecek doğal/beşeri felaketler ve terör saldırılarına karşı ortak savunma yapmayı kabul etmişlerdir. ODGP ile ilgili maddeler çerçevesinde de üyelerden birinin topraklarına yapılacak saldırılara karşı da benzer bir birliktelik ve dayanışma öngörülmüştür. (ABA Md.42 (7)) ABA’nın 42. maddesi ile NATO Antlaşması’nın 5.maddesiyle çok benzer bir savunma anlayışı birliğe eklenmiştir.
Bilgi Kutusu 1.
NATO Antlaşması, 5.Madde
Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası'nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerler ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır.
Avrupa Birliği Antlaşması, md.42 (7)

Üye ülkelerden biri kendi topraklarında silahlı bir saldırının kurbanıysa, diğer üye devletler BM Yasası'nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, mevcut bütün güç yöntemleriyle yardım ve destekte bulunacaklardır.
Her iki antlaşmadaki maddeler arasındaki en temel farkın NATO antlaşmasında ‘silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere’ bir eylem öngörülürken AB Dayanışma Şartı’nda bu özel olarak belirtilmemesidir. Fakat burada ki bir gerçek de silahlı kuvvet kullanımının dışlanmamış da olmasıdır.
Reform Antlaşması’yla AB’nin kendi tanımlamasında kullandığı ‘sivil ve normatif güc’ün yanısıra askeri alanda da işbirlikleriyle AB’nin askeri hakeket alanını güçlendirmeye çalıştığı görülmektedir. AB’nin sivil hedeflerini gerçekleştirmek adına askeri manevraları ne ölçüde yapabileceği de kurumsal düzeyde incelendiğinde anlaşılabilecektir.
2.3. Kurumlar ve Prosedürler
ODGP’nin kurumsal mimarisi bazı özellikler olduğu gibi kalsa da bir çok yenilik ve tedile mağruz kalmıştır. Bu yeni kurumsal düzenin tam da ihtiyaç duyduğu şey aslıdan tam mesai yapan bir Avrupa Konseyi Başkanı ve ODGP Yüksek Temsilcisi’nin özel ilgisidir.
Tablo 2. ODGP’nin kurumsal mimarisi

Avrupa Komisyonu

Dışişleri Konseyi


Avrupa Parlamentosu

Kaynak: Wessels, 2008: 412.
Kurumsal dengedeki değişikliklere yakından bakılacak olursa ODGP konularında Avrupa Parlamentosu’nun rolünün çok ciddi anlamda değiştirilmediği görülmektedir. Lizbon Antlaşması ODGP Yüksek Temsilcisi makamını AP’yi bilgilendirecek ve Parlamento’nun sorularını ve önerilerini yöneltebileceği[22] yeni iletişim partneri olarak ortaya çıkardı. Dahası, AP’nin yıllık olarak düzenlediği ODGP ve ASGP toplantıları ikiye çıkarıldı. Ayrıca Avrupa Birliği’nde ulusal parlamentoların rolü Protokolü’nde ulusal parlamentolardan gelen komitelerinde gerekli gördükleri takdirde ODGP ve ASGP konularında parlamentolarararsı konferans düzenleyebilecekleri belirtilmiştir.[23] ODGP’nin yönetimsel ve operasyonel – askeri ve savunma hariç - harcamaları ise Birlik bütçesi sorumluluğuna bırakıldı.
Reform Antllaşması Avrupa Parlamentosu’nu, ODGP konularında kordinasyonun ve kontrolü elinde tutan bir yasa yapım merkezi olarak görmemiştir ve ODGP konularınun ‘hükümetlerarası’lılığı vurgulanmıştır. Hükümetler ve diplomatları sadece kendi aktivitelerini ulusal kurumlarına başvurabilen aktörler olarak kalmışlardır. Bu durumda aslında AB Anayasası ile de hedeflenen ve Reform Antlaşması ile hayata geçirilen hedeflerden AB’nin küresel rolünü gerçekleştirmesi için üye devletlerin kendi çıkar çatışmalarında başarabilecekleri uzlaşı düzeyiyle doğru orantılı kalmaktadır.
Avrupa Konseyi’nin bu politik alan üzerindeki ağırlığı değiştirilmemiştir. Bu yapı, ‘Birliğin stratejik ilgilerini tanımlama, ortak dış ve güvenlik politikasının savunma ilkelerini de içeren genel hedeflerini belirleme’ [24]görevlerini devam ettirmektedir. Hatta Konseyin görev tanımlaması Nice Antlaşması’na oranla güçlendirilmiştir.[25] Uluslararası durumunun gerektirdiği durumlarda Konsey operasyon kararı da alabilecek duruma getirilmiştir.[26]
Lizbon Antlaşması eski ‘Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’ni ‘Genel İşler Konseyi’ ve ‘Dış İlişkiler Konseyi’ olarak ikiye ayırmıştır.[27] Bu durum Konsey’in ilgilenmesi gereken ODGP konularında artışa ve karmaşıklığı da neden olmaktadır. Avrupa Konseyi’ne 2.5 yıl boyunca görev yaparak kordinasyonu arttırması beklenen AK Başkanlığı Genel İşler Konseyi’nin dönem başkanlıkları şeklinde devam eden işleyişiyle tezatlık oluşturmaktadır. Dış İlişkiler Konseyi 5 yıl boyunca başında bir başkan bulunduran (Yüksek Temsilci) bu formulasyondaki tek kurum konumundadır.
2.3.1. AB Konseyi Başkanlığı
Tam zamanlı görev yapacak olan AB Konseyi Başkanı yeniden seçilebilmek üzere 2,5 yıl boyunca görevinde kalmakta ve nitelikli çoğunlukla seçilmektedir. Belçika Eski Başbakanı Herman Van Rompuy, 19 Kasım 2009’da Brüksel’de yapılan Konsey toplantısında 1 Aralık 2009 - 31 Mayıs 2012 yılları arasında görev yapmak üzere oybirliği ile seçilmiştir.
AB Konseyi Başkanının görev ve işlevleri özellikle Yüksek Temsilci’yle kıyasla çok da net olmadığı görülmektedir. Bir yandan Başkan, devlet ve hükümet başkanları arasında konsesüsü arttırabilecek, bir yandan da Birliği yönlendirebilecek ve üyelerin verdikleri politik sözleri yerine getirmelerini sağlayabilecek etkinliğe sahip olması gerekmektedir. Ayrıca başkanın sahip olacağı ‘Avrupa Başkanı’ yada ‘Mr.Avrupa’ gibi güçlü sıfatı uluslararası ortamda Avrupa’nın temsilini de iyi bir şekilde yapabilmesi gerekmektedir.
Ortak dış ve güvenlik politikalarında da AB Konseyi Başkanı’nın üye devletler arasında bir bütünlük getirmesi de beklenmektedir. Başkanın ayrıca her Avrupa Konseyi toplantısından sonra Avrupa Parlamentosu’na bir rapor hazırlaması gerekmektedir ki genelde ODGP konularında bu görev Yüksek Temsilcinin görevidir.[28]
Avrupa Birliği’nin uluslararası etkinliğini arttırmak ve üye devlet düzeyince önemli konularda karar almanın kolaylaştırılması için bütünleştirici bir rol üstlenenen ilk AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy’un bu görevde bulunduğu süre boyunca vermiş olduğu izlenim kendi yeterliliğinden ziyade Fransa ve Almanya gibi Birlik içindeki önemli devletlerin rotasında hareket edeceğidir. Belçika Başbakanı’yken Türkiye’nin Birlik üyeliğine karşı duruşu ile bilinen Rompuy, AB Konseyi Başkanı olduktan sonra da söylemlerini yumuşatmıştır.
2.3.2. Ortak Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi
Reform Antlaşması sütun bölünmelerini ortadan kaldırarak AB’ye kurumları arasında dikey ve yatay etkileşim içinde olacak bir Yüksek Temsilci getirmiştir.[29] Yüksek Temsilci’ye yaratılan konum ilk defa ‘ulusüstü hükümetlerarasılık’ kavramını da ortaya çıkarmıştır.[30]
Yüksek Temsilcil için üye ülkeler arasında işbirliği ve Birliğin dış eylemlerinde süreklilik sağlamak ve böylelikle dışarıya karşı ‘tek ses’ ve ‘tek yüz’ olması en önemli görevi olarak görülmektedir. [31] Bu açıdan bu koltuğa oturacak kişinin ‘iki şapkası’ ve nispeten üç işlevi vardır. Yüksek Temsilcilik makamı hem eski Yüksek Temsilci Javier Solana’nın hem de Dış Eylemler Komisyoneri’ni birleştirmektedir. Ayrıca ‘üçüncü bir şapka’ olarak da Yüksek Temsilci Dışilişkiler Konseyi’ne de başkanlık etmektedir.
Yüksek Temsilci’nin çift görevli olması onun seçimi veya görevden alınmasıyla ilgili süreçte de kendini göstermektedir ki YT Konsey Başkanı’nın onayı ile Avrupa Konsey’i tarafından nitelikli çoğunlukla seçilmektedir. Nitelikli çoğunluğun yakanlaması için de üye devletlerin belirli bir koalisyon şeklinde ortak kanı etrafında toplanabilmesi gerekmektedir. Yüksek Temsilci’nin ayrıca Komisyon Başkan yardımcısı olmasından dolayı da Avrupa Parlamento’na karşı bir sorumluluğu bulunmakta, ayrıca AP de Komisyon’daki varlığından ötürü Yüksek Temsilci’ye güven oyun vermek durumundadır.
Yüksek Temsilci’nin görev tanımlaması baktığımızda, oldukça geniş alana yayılmış olduğunu görmekteyiz. Herşeyden önce YT, Birliğin ortak dış ve savunma politikasını yönlendiren kişidir. Bu da o kişinin[32] gündemi ve öncelikleri belirlemede çok etkili olduğunu göstermektedir. Dışilişkiler Konseyi başkanı olarak da Yüksek Temsilci üyeler arasında konsensüsü arttırması gerekmektedir.
Yüksek Temsilci aynı zamanda üye devletlerle beraber önerilerde bulunabilmekte ancak tekel niteliğinde bir inisiyatifi de elinde bulundurmamaktadır. Yüksek Temsilci ODGP konusunda alınan kararların uygulanmasını da takip etmek durumundadır. Bu durumda aslında Siyasi ve Güvenlik Komitesi’nin Yüksek Temsilci’nin güçlerine atıfta olmadan politikaların uygulanmasını gözetleme’ yetkisi konusunda da bir yetki çatışması olduğu da gözlemlenmektedir.[33] Bu yetki çatışması durumunda ağırlığın hem Dışilişkler Konseyi Başkanı hem de Komisyon Başkan Yardımcısı da olan Yüksek Temsilci’de olması beklenilebilir.
Reforma Antlşaşmasına göre Yüksek Temsilci, Birliği üçüncü taraflara karşı da temsil edecek ve Birlik adına üçüncü taraflarla görüşmeler yapabiecek ve AB’nin NATO içindeki ayrıcalıklı pozisyonu da dahil olmak üzere uluslararası konferanslarda Birliği temsil edecektir. Dış temsilde bütünlüğün geliştirilmesine katkıda bulunması beklenen Yüksek Temsilcilik pozisyonu AB Anayasası Antlaşması’yla getirilmiş fakat Reform Antlaşması’yla faaliyete geçmiştir.
2.3.3. Karar Alma Süreci
Ne AB Anayasası ne de Reform Antlaşması ODGP’de karar alma sürecine ilişkin bir atılım yapamamıştır. Oybirliği kuralı bu politika alanında standart olmuş[34] fakat bazı istisnai durumlar getirilerek nitelikli çoğunlukla karar alınabilmesi de getirilmiştir.
Bu durumda yeni fakat aksi durumlara neden olabilecek bir durum da ortaya çıkmıştır: eğer Yüksek Temsilci bir konunun Konsey’de nitelikli çoğunlukla oylanmasını istese, öncelikle Avrupa Konseyi’ne danışmak durumunda ve konuyu doğrudan Bakanlar Konseyi’ne götürememektedir.
Reform Antlaşması ayrıca Maastrich’le getirilen yapıcı çekimserlik seçeneğini de devam ettirmiş böylelikle üye devletler resmi bir deklerasyon ile çekimser oy kullanabilmeye devam edebilecektir. Çekimser oy kullanmış olan devlet daha sonra alınan kararlara saygı duymakla beraber onları uygulamak zorunda da değildir. Alınan karar mali katkı gerekiriyorsa, bu devlet mali katkıdan da muaftır. Çekimser oy kullanan devletlerin sayısı üye Birlik nüfusunun üçte birini oluşturacak düzeyde olursa, oylama reddedilmiş sayılmaktadır.
Ulusal çıkarların korunması adına bir diğer seçenek de, üye devletler eğer konu ulusal politikalar için çok önemli ve belirli gerekçeleri varsa ‘acil durum freni’ kullanabileceklerdir.[35] Bu durumlarda oylama askıya alınacaktır. Antlaşmanın burada getirdiği yenilik ise Yüksek Temsilci bu durumda bir çözüm bulabilmek adına bir çeşit ‘arabulucu’ görevi üstlenecek ve üye devletin kabul edebileceği şekilde süreci yönlendirecektir. Eğer Yüksek Temsilci, üye devleti ikna edemez ve bir ara yol bulamazsa Konsey nitelikli çoğunlukla konuyu ‘son aşama’ için Avrupa Konseyi’ne getirebilir. Avrupa Konseyi bu konuda son karar hakkına sahiptir.
Uzlaşma, nitelikli çoğunluk ve ulusal ‘acil durum freni’ gibi belirsizlerin bulunması bu konuda üye devletleri kendi ulusal egemenliklerini koruma içgüdülerini harekete geçirmekte ve bu durumda Yüksek Temsilci’nin de eylem alanı kısıtlanmakta vs Reform Antlaşması da ODGP konusunda AB’yi belirtilen amaçlarına ulaşmada engel teşkil etmektedir.
2.4. İleri Kurumsal Yenilikler : Avrupa Dış Eylem Servisi ve Avrupa Savunma Ajansı
Yeni bir kurumsal düzenleme de Yüksek Temsilci’ye görevini yerine getirmesine yardımcı olacak olan ‘Avrupa Dış Eylem Servisi’dir.[36] Bu yüzden AB Anasayası’nda ‘Dışişleri Bakanı’ olan ancak Reform Antlaşması ile isim değişikliğine uğrayan Yüksek Temsilci’nin bakanlığı gibi fonksiyon göstermektedir. ADES ulusal diplamatik servislerle kordineli bir şekilde çalışmaktadır ve Konsey Genel Sekreterliğinden ve Komisyon’dan olduğu kadar üye devletlerin diplomatik servislerinden de memurlar barındırmaktadır. Bu yüzden hem ulusüstü hem de hükümetlerarası elementler içermektedir.[37] Tam olarak işlevi ve detaylı organizasyonu da Konsey’in eline bırakılmıştır. Bir ek deklerasyon, Konsey Genel Sekreterliği’nin, Yüksek Temsilci’nin, Komisyon’un ve üye devletlerin Reform Antlaşması’nın imzalanmasından sonra ADES üzerinde hazırlık çalışmalarını yürütmelerini öngörmektedir. Aslında bu konudaki çalışmaların 2004 Anayasa Antlaşması esnasında yapıldığı söylenebilir.
Kurumsal mimaride yapılan tedillerin dışında, ODGP alanında yeni bir ajans da kurulmuştur. Avrupa Savunma Ajansı, 2004 yılında kurulmuş ve Reform Antlaşması’nın ODGP maddeleri arasında yer almıştır. Ajansın Antlaşmada yer almasıyla Birlik’in askeri kapasitesi de artmıştır.[38] 2003 yılında Selanik’de ortaya atılan hükümetlerarası bir savunma ajansı kurulması fikri AB Anayasası’ndan da önce kabul edilmiştir.
3. Sonuç ve Değerlendirme
Avrupa Birliği’nin dış temsilinde tek seslilik birlik içinde ise güvenlik ve dış politika konularında daha fazla birliği adına yeni bir konum da oluşturmuş olan ODGP, halen ulusal çıkarlar endişesiyle nispeten korumalı bir karar alma sürecini de içermektedir. Bu durumda bir yandan Birliğin küresel rolü arttırılmak istense de daha özerk ve Birlik kurumları tarafından oluşturulan karar alma süreci yaşanması gerektiği ortadadır.
AB Anayasası’nın da reddine yol açmış olan devlet-benzeri kurumsal mimari, Reform Antlaşması’nda ufak revizyonlar geçirmiştir. Bu durumdan CFSP’nin muadil sayılabilecek Nice Antlaşması’na göre çok daha etkin bir duruma geldiği ve Maastrich’le gelen sütun sisteminde ikinci sütunu oluturan ODGP’nın da Reform Antlaşma’sıyla daha geniş bir alana yayıldığı ve hem AB kurumlarının hem de üye devletin karar alma ve takip sürecine dahil olduğu görülmektedir. Bu durumda AB Konsey Başkanı ve Yüksek Temsilci’nin kişisel performansları birliğin dış politika etkinliğini de etkiyecektir.



[1] Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans öğrencisi
[2] Sinem Kocamaz, Future of EU’s Common Security and Foreign Policy Within The Framework of Lisbon Treaty, 2010, s.952
[3] Wolfgang Wessels ve Fransizka Bopp, ‘The Institutional Architecture of CFSP after Lisbon Treaty – Constitutional breakthrough or challenges ahead?’ , Hazinan 2008, Challange Liberty&Security Research Paper No.10, s.1
[4] Dr.Nicole Alecu de Flers, ‘The Provisions on CFSP and CSDP in The Lisbon Reform Treaty: Stumbling Blocks or Milestones?’ , 13-14 July 2008, Panel: ESDP-CFSP – General Themes, The Hebrew University of Jarusalem, Panel Paper, s.2
[5] Sinem Kocamaz, Future of EU’s Common Security and Foreign Policy Within The Framework of Lisbon Treaty, 2010, s.952
[6] Sinem Kocamaz, Future of EU’s Common Security and Foreign Policy Within The Framework of Lisbon Treaty, 2010, s.952
[7] Dr.Nicole Alecu de Flers, ‘The Provisions on CFSP and CSDP in The Lisbon Reform Treaty: Stumbling Blocks or Milestones?’ , 13-14 July 2008, Panel: ESDP-CFSP – General Themes, The Hebrew University of Jarusalem, Panel Paper, s.4
[8] Haydar Efe, 2008, Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s.72
[9] Haydar Efe, 2008, Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s.74
[10] Onur Öymen. (2001). Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği. Elegans Dergisi, 52:63
[11] Haydar Efe, 2008, Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s.74
[12] Paul Berman, 12 Ocak 2010, The Lisbon Treaty : The End of the Foreign Office? ,Chatnam House tarafından düzenlenen konferans konuşma metni.s4
[13] Paul Berman, 12 Ocak 2010, The Lisbon Treaty : The End of the Foreign Office? ,Chatnam House tarafından düzenlenen konferans konuşma metni.s4
[14] R. Goldirova, “Germany gives ear to Poland in ‘Reform Treaty’ talks.” , http://euobserver.com/9/21868
[15] Barış Özdal, Lizbon Reform Andlaşması’nın Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’na İlişkin Düzenlemelerinin Analizi’,2007,s 143.
[16] Dr.Simon Duke, ‘The Lisbon Treaty and External Relations’, 2008, EIPASCOPE, s.13
[18] Christian Mölling, ‘Die ESVP nach dem EU-Reformvertrag: Koharenter und effizienter?’ , CSS Analyses in Policy, Vol.3., Sayı 28, Şubat 2008, s.1.
[19] Wolfgang Wessels ve Fransizka Bopp, ‘The Institutional Architecture of CFSP after Lisbon Treaty – Constitutional breakthrough or challenges ahead?’ , Hazinan 2008, Challange Liberty&Security Research Paper No.10, s.5
[20] Wolfgang Wessels ve Fransizka Bopp, ‘The Institutional Architecture of CFSP after Lisbon Treaty – Constitutional breakthrough or challenges ahead?’ , Hazinan 2008, Challange Liberty&Security Research Paper No.10, s.8
[21] European Policy Center, 2007, ‘The people’s project? The new EU Treaty and the prospects for future integration, Challange Europe Issue 17
[22] ABA, Md.36
[23] Protokolün 10. maddesi
[24] ABA, Md.26
[25] Wolfgang Wessels ve Fransizka Bopp, ‘The Institutional Architecture of CFSP after Lisbon Treaty – Constitutional breakthrough or challenges ahead?’ , Hazinan 2008, Challange Liberty&Security Research Paper No.10, s.15
[26] ABA, Md.28 (1)
[27] ABA, Md.16 (6)
[28] ABA, Md.36
[29] Simon Duke, ‘The convention, Draft Constitution and External Relations: Effects and Implications for the EU and Its International Role’, s.32.
[30] Howorth, ‘From Security to Defence: The Evolution of CFSP’ , s.196
[31] ABA, 18 (4)
[32] ODGP Yüksek Temsilcisi, Catherine Ashton’dır.
[33] ABA, Md. 38
[34] ABA, Md. 24 (1); 31 (1)
[35] ABA, Md. 31 (2)
[36] ABA, Md. 27 (3)
[37] Maurer Andreas and Sarah Reichel, 2004, ‘The European External Action Service: Elements of a Three Phase Plan’ SWP Comments No.36, Berlin
[38] ABA, Md. 42 (3)

TÜRKİYE’NİN BATI İTTİFAKINA GİRİŞİ

T Ü R K D I Ş P O L İ T İ K A S I

TÜRKİYE’NİN BATI İTTİFAKINA GİRİŞİ


Fatih BAYEZİT- Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

  1. II. Dünya Savaşı Sonrasında Türk – Amerikan İlişkileri
Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin başlangıç noktası Amerika’da ölen Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesinin Haziran 1946’da Missouri isimli Amerikan savaş gemisi tarafından İstanbul’a getirilmesi kabul edilir.
Missouri’nin İstanbul’a gelmesi, Türk tezinin Sovyet toprak taleplerine karşılık ABD tarafından desteklendiği mesajı veriyordu.
Türkiye ile ABD arasında tarihi geçmişe dayanan köklü ilişkiler bulunmamaktaydı ancak II.Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Sovyet tehdidi, Türkiye’yi Batılı ülkelerle özellikle de ABD ile ittifak arayışı içine girmesine neden oldu.
ABD açısından bakıldığında ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarları iki temel olguya dayanıyordu.
a) Ticari çıkarlar
b) Duygusal ve insani çıkarlar
ABD bu bölgede askeri varlık olarak İngilitere’den sonra geliyordu. II. Dünya Savaşı sonrası ABD geleneksel tecrit politikasını bırakıp Sovyet yayılmasını önlemek amacıyla ‘containment policy’ ye geçiyordu. Bu politika çerçevesinde dünyanın çeşitli bölgelerinde, o bölge devletleriyle siyasi, askeri ve ekonomik içerikli ittifaklar kurmaya yönelmişti. ABD’nin başlarda dünya barışı amacı taşıyan bu politikası zamanla kendi çıkarlarını korumaya yönelik politika halini almıştır.
ABD ile Sovyetler Birliği II.Dünya Savaşı sırasında aynı saflarda yer alsalar da SSCB ile ABD’nin siyasi ve ekonomik evrensel çıkarları birbirlerine zıt bir şekilde gelişmeye başladı.



ABD’nin Avrupa’daki yayılmacı politikası
SSCB’nin Avrupa’daki yayılmacı politikası
Truman Doktrini
Marshall Planı
İngiltere, Fransa ve Benelüks Devletleri ile yapılan ikili ittifak antlaşmaları
Çekoslavakya Komünist İhtilali (1948)
Berlin Krizi (1948-49)
  1. Truman Doktrini’nin Doğuş Nedenleri
1947 Yılı başlarında Türkiye’nin stratejik önemine rağmen İngiltere, Türkiye’ye yaptığı geleneksel askeri ve ekonomik yardımı kesme kararı verdi. İki ayrı memorandum ile İngiltere, ABD’ye Türkiye ve Yunanistan’a yaptığı askeri ve ekonomik yardımı kesmeyi ve Yunanistan’daki askerlerlerini de geri çekmeyi planladığını bildirdi. Bunun üzerine ABD Cumhurbaşkanı’nın dış politika danışmanı olan George F. Kennan 1947 baharında İngiltere’nin Yakın ve Orta Doğu’dan çekilmesi ile oluşacak boşluğu ABD’nin doldurmasını teklif etti. Truman Doktrini’ne kadar Yunanistan kendi iç çatışmalarını sona erdirebilmek adına ABD ve İngiltere’den yardımlar almasına karşın Türkiye bu süreçte ‘Sovyet Tehtidi’ne karşı yanlız başınaydı.
* Yunanistan’daki iç durumun giderek kötüleşmesi ABD dış politikasındaki bu dönüşümün nedeni oldu. Yunanistan’da hükümet zayıf, ülkede enflasyon aşırı boyutlarda, grevler, isyanlar ve toplum korku içinde yaşamaktaydı.
* Yunanistan’da komünist gerillanın başa gelmesini engellemek amacıyla ABD ve İngiltere askeri harekatı bile göze almıştı. Bunu o dönemi izleyen ABD komisyonunun 1947 yılında Washington’a gönderdiği raporda görmekteyiz.
* İlk planda ABD için önemli olan Türkiye’nin savunulması değil Avrupa’nın geleceği idi. Başkan Truman için önemli olan Yunanistan’daki iç savaşın bitirilmesi ve Avrupa’nın güvenliğinin sağlanmasıydı.
* Truman Doktrini’nin esas amacı Sovyet yayılmacılığını önlemekteydi.
  1. Türkiye Açısından Truman Doktrini Çerçevesinde Amerikan Desteğinin Gerekliliği
Türkiye için Amerikan yardımı için duyulan ümidin altında yatan nedenlerden bazıları şunlardı;
    • II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’ye yönelmiş olan Sovyet tehtidinin yok edilmesi.
    • Ülkenin gelişimi için yabancı sermayenin gerekli olduğunun tesbit edilmiş olması
    • Savaş sonrası ülkede ekonomik zorluklar
  1. Truman Doktrini’nin Açıklanması
12 Mart 1947’de Başkan Truman, Kongrede yapmış olduğu konuşmasında Türkiye ve Yunanistan için öngörülen yardım programının onaylanmasını istiyor aksi halde bu devletlerin demokratik batı için bir kayıp olacağını söylüyordu.
Truman yardımında Türkiye ve Yunanistan için toplam 400 milyon dolarlık ekonomik yardımın yanısıra askeri ve sivil danışmanların bu ülkelere gönderilmesine karar veriliyordu.
Truman Doktrininde asıl amacın bu ülkelerin Sovyet tehtidine karşın güvenliği olduğundan özellikle Türkiye’nin askeri gücünün arttırılması gerekiyordu.
Truman Doktrini’nin Türkiye açısından önemi
· Türkiye’nin güvenliği açısından Sovyet tehdidine karşı önemli bir adım teşkil etmekte;
· Türkiye, bundan sonra dünya barışının korunması için daha aktif bir politika izleyebilir;
· Türkiye’nin II.Dünya Savaşı galibi süper güçten askeri yardım alması Türkiye’nin takip ettiği siyasetin başarısı olarak değerlendirilmiştir.

  1. Türk Dış Politakası Açısından Truman Doktrini’nin Etkileri
Türkiye’nin Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalması (1945-46) ve Truman Doktrini’nin açıklanması (1947), bu tarihten itibaren Türk dış politikasının felsefesini, Batı ile çok sıkı ilişkilere dayanmaya zorlamıştır. Bu nedenle Türkiye için temel hedef Batının öncülüğünde kurulan tüm siyasi, askeri ve ekonomik organizasyonlara üye olmaktı.
SSCB’nin bölgedeki politikasını değiştirmesi üzerine, İngiltere Yakın Doğu’daki çıkarlarını savunmayı büyük bir inatla sürdürürken bir yandan da Türkiye’ye ekonomik baskı uyguluyordu.

SSCB’nin Yakın Doğu’daki yayılmacı politikasını sona erdirmesinin nedenleri (1947)
· Türkiye’deki gelişmeler
· İran’da Musaddık Hükümeti tarafından yaratılan anarşi ortamını etkilemeyeceğini anlamış olması
Truman Doktrini’nin Türkiye üzerindeki etkleri
* Truman Doktrini ile Türk siyasetinde çılgın bir Batıcılık, ve Batı destekçiliği başlamıştır.
* Kendi coğrafyasında cereyan eden İsrail - Arap anlaşmazlığında, tüö coğrafyada batı düşmanlığı başgöstermesine rağmen Türkiye’de bir İsrail yandaşlığı başlamıştır. Önceleri bağımsız bir Arap Devleti kurulmasından yana olan Türkiye zamanla İsrail yandaşı olmuş ve İsrail’in kurulmasından 9 ay sonra resmen tanımış ve Türkiye’de bulunan Yahudileri İsrail’e göç etmelerine izin vermiştir.
* Yine aynı şekilde Asya ve Afrika’da bağımsızlıklarını kazanan yeni devletlere karşı Türkiye olumsuz tavır takınmış ve birçoğuna siyasi destek vermemiştir. Böylece Aysa ve Afrika ülkerleri ile kurulması gereken diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkiler daha başlamadan sona ermiş oluyordu.

  1. NATO’nun Kurulması ve Türkiye’nin Tutumu
NATO’nun ortaya çıkış nedeni : Sovyetlerin 1948 yılında Doğu Berlin’i işgal etmesi ile Çekoslavakya’daki komünist ihtilalin sonucu Avrupa’da siyasi birliğin bozulması ve güvenlik tehdidi altına giren Avrupalı Devletlerin kendilerini savunma ihtiyacı ve ABD’nin güvenlik şemsiyesine duydukları ihtiyaçtan kaynaklanmıştır.
4 Mart 1948’de Belçika, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İngilitere’nin imzaladıkları Brüksel Antlaşması imzalandı. Ortak savunma sistemi geliştirmenin yanısıra kültürel ve ekonomik işbirliğini de öngören bu antlaşmaya daha sonraları Fransa Dışişleri Bakanı George Bidault, General Marshall’a rica da bulunarak içinde Brüksel Antlaşmasını imzalayan 5 ülke ile ABD’nin ve diğer Avrupa ülkelerinin de yer alacağı ortak bri savunma sistemi geliştirilmesini istedi. ABD kendi kıtası dışında barış döneminde askeri ittifaklar kurması ABD anayasasına aykırıydı. Bunu Vandenberg Kararları ile ABD Senatosunda kabul ettirdikten sonra NATO için gerekli hukuksal zemin de hazırlanmış oldu.
  1. NATO’nun Kuruluşundan Sonra Türk Basınında Görülen Tepkiler
  2. NATO Hakkında Türk Hükümeti Tarafından Yapılan ve Birbiriyle Bağdaşmayan Nitelikteki Açıklamalar
  3. Türkiye’nin NATO Güçleri ile Kurulacak Bir Akdeniz Paktı Ümitleri
  4. Bir Akdeniz Paktı Kurulması İçin Türkiye’nin Önerisi
  5. Kore Savaşı ve Menderes Hükümetine Büyük Sorunlar Yaratan Katılma Kararı
  6. Senatör Cain’in Açıklamaları ve Türk Hükümeti’nin Kararları
  7. General Bradley’in ‘ABD’nin 1950’li Yıllarda Askeri Politikası’ Başlıklı Makalesinin Türkiye’de Yarattığı Tepkiler
  8. Büyükelçi Mc Ghee - Türkiye’nin NATO üyeliğindeki kilit adam

1980 - 2000 TÜRK DIŞ POLİTİKASI - ORTA DOĞU

1980-2000 TÜRK DIŞ POLİTİKASI
ORTA DOĞU’YLA İLİŞKİLER
[*] Fatih Bayezit

I ) Arap Devletleriyle İlişkiler

1973 ve 1978 petrol krizleri Orta Doğu'nun Batı içi hayati önemini ortaya çıkardı. O güne dek Avrupa’ya yapılacak bir saldırı esas alınarak oluşturulan NATO stratejilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekliliği doğdu ve ABD, SSCB’ye karşı geliştirilecek askeri stratejilerde dikkatini Orta Doğu üzerinde yoğunlaştırmaya başladı.

Bu dönemde Batıyı kaygılandıracak olaylar;
1979 - İran İslam Devriminin yapılması
+ ABD, önemli bir müttefikini kaybetti.
+ Devrimi komşu ülkelere yayma hedefi, bölgede istikrarsızlık unsuru oldu.
SSCB’nin Afganistan işgali

Bölgede önemli bir müttefikini kaybeden ABD, bu esnada oluşan boşlukta SSCB’nin de Afganistan’ı işgal etmesiyle ‘yeşil kuşak’ adını verdikleri yeni bir strateji oluşturdu. ‘Yeşil Kuşak’a göre, İran’daki radikal İslam anlayışına alternatif olarak S.Arabistan merkezli ‘Ilımlı İslam’ı ebnimseyen ülkere destek verilecek. Böylece hem SSCB çevrelenecek hem de radikal islam bölgeye yayılmayacaktı.

Yeşil Kuşak ülkeleri; Pakistan, S.Arabistan, Bahreyn, Umman, Katar, Kuveyt, BAE, Mısır ve Türkiye. Türkiye’yi daha önemli yapan unsur ise topraklarında NATO üsleri ile ABD askerlerini barındırmasıydı.

1978 Silah ambargosunu unutmayan ve 1950’lerin deneyimi ve 1960’dan beri izlenen politikaların da gereği olarak Körfez’in savunmasının Körfez ülkerine ait olduğunu söylüyor ve Körfez’e yapılacak müdehaleler için Türkiye kendi topraklarındaki üslerini kullandırmayacağını söylüyordu.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye, gerek üç yıl süren askeri yönetim gerekse Özal liderliğinde içeride denetim altında ılımlı islam’ın gelişmesine olanak sağlarken, Türkiye’yi dış politikada da Avrupa’dan uzaklaştıkça ABD’ye bağladı ve Yeşil Kuşak ülkeleriyle ilişkilerini geliştirdiler. Üsleri ABD’nin kullanmasına izin vermeyeceğini bildiren ‘milli egoizm’ içindeki liderlerin siyasal hayattan uzaklaştırılmaları ve ‘ittifak çıkarlarının korunmasının önemini kavrayabilen, istikrarlı’ askerlerin getirilmesi ABD’nin işini kolaylaştırıyordu.

Türkiye 1950’lerde olduğu gibi ABD’den destek alarak batının Orta Doğu’da özellikle başta petrol olmak üzere çıkarlarını koruma görevini üstlendi.


Tutucu Körfez ülkeleriyle geliştirilen siyasal ve ekonomik ilişkilerin iç politikaya yansıması ise, 1990’larda Türkiye’nin temel sorunları olan İslamcı hareketin ve Kürt milliyetçiliğinin yükselişi oldu.
Darbeden sonra Türkiye Avrupa ile ilişkilerini keserek bölge ülkeleriyle ilişkilerini arttırdı.Kısa aralıklarla Kuveyt emirinin Türkiye ziyareti ve ardında Kenan Evren’in Kuveyt ve Suudi Arabistan ziyaretleri sonrasında Türkiye ile üç alanda işbirliği sağlandı. Askeri eğitim, askeri malzeme satımı ve ortak yatırım.
Bu dönemde Türk subayları yabancı dil öğrenmek için Suudi Arabistan’a gitmiş, S.Arabistanlı subaylar da Türk Harp Okullarında eğitim görmesinin görüşülmeleri, ayrıca Türk-Suudi Ortak Yatırım ve Ticaret Şirketi için hükümetlerin teşfiklerinin sağlanması adına girişimlerin yapıldığından bahsedilebilir. Bu dönem içinde Türkiye Kuveyt’le de benzer anlaşmalarda bulundu. Özal döneminde ise S.Arabistan’ın Türkiye’deki ekonomik yaşamındaki etkinliği iyice arttı.

İKÖ ile İlişkiler

1980’lerde Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesine pararlel olarak İKÖ içindeki faaliyetleri de artmıştır.
1981’de Türkiye 3.İslam Zirve Konfesansı’na ilk kez eşit düzeyde Başbakan Ulusu başkanlığındaki bir heyetle katıldı. Bu toplantıda Türkiye, İsrail’le ilişkilerin kesilmesi ve İslam Adalet Divanı kurulması kararına çekince koymuştur. Bu (Mekke) toplantıda en önemli gelişme ise Kıbrıs konusunda yaşanmıştır. Daha önce gözlemci sıfatıyla ve ‘Kıbrıs Müslüman Türk Topluluğu’ olarak katılan Denktaş başkanlığındaki Türk heyeti, ilk kez Kıbrıs Türk Federe Devleti tabelası arkasına oturdu ve 5-11 Aralık 1983 Dakka’daki dışişleri bakanları toplantısında da Kıbrıs’ta ikik ayrı toplumun varlığı kabul edildi fakat İKÖ üyesi hiçbir devlet tarafından KKTC’nin tanınmaması Türkiye adına hayal kırıklığı da oluşturdu.
1984 Kazablanka’da yapılan İKÖ’ye Türkiye cumhurbaşkanı düzeyinde katılarak verdiği önemi gösterdi. TürkiyeİKÖ’de daha etkin olarak Türkiye’nin dış politika amaçlarına före bu örgütü yönlendirmek istiyordu. Hemen her toplantıda Kıbrıs konusu dile getirilmiş ve 1986’dan sonra da Bulgaristan’daki Türklerin durumu anlatılarak destek aranmıştır ancak her iki durumda da Türkiye beklediği desteği sağlayamamıştır.

Filistin Sorunu ve Türkiye

Filistin’deki Gelişmeler
Türkiye’nin tavrı
İsrail’in Kudüs’ü resmen kendine bağlaması
*31 Temmuz 1980’de Türkiye bunun kabul edilemez olduğu belirtti.
* 4 Aralık’ta Telaviv Maslahatgüzarı Ankara’ya çağrıldı.
* Kudüs Başkonsolosluğu kapatılarak Telaviv’deki Büyükelçiliğe bağlı konsolosluk haline getirdi.
* İlişkiler en alt düzeye indirildi.
* İKÖ’nün İsrail’le ilişkilerin kesilmesi kararına sembolik olarak kabul etti fakat fiilen uygulamadı.
İsrail’in 30 Mayıs 1980 Lübnan saldırısı ve 8 Haziran 1981’de Bağdat yakınlarındaki bir nükleer reaktöre saldırması
* Türkiye saldırıları kınadı
* (Türkiye görünürde İsrail’e karşı tutumuna rağmen Lübnan işgalinde bu ülkede bulunan Ermeni teröristlere karşı düzenlenen harekatta Türkiye’nin de Telaviv’le işbirliği yaptığı 1990’larda ortaya çıktı.)
17 Eylül’de Sebra ve Şatilla Kamplarında katliamlar yapıldı
* Hem Kenan Evren hem de Dışişleri Bakanı İlter Türköen teessürlerini bildirdi.
* 24 Eylül’de İKÖ tarafından ‘Filistinlilerle Dayanışma Günü’ ilan edildi ve Türkiye’deki camilerde hutbe ve mevlitler okutuldu.
1986’da FKÖ Lideri Yaser Arafat’ın Ankara ziyareti
* Türkiye Arafat’ı sıcak karşıladı. Bağımsızlık durumunda Filistin’in tanınanacağını bildirdi.
15 Kasım 1988’de Cezayir’de Filistin Milli Konseyi bağımsızlığı ilan etti.
* İsrail’i 11 ayda tanıyan Türkiye, Filistin’i dünyada tanıyan 5., Batı bloğundan da ilk ülke oldu. Hiçbir Arap devleti tarafından tanınmamış olan Filistin açısından Türkiye’nin bu desteği önemliydi.
Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler
Türkiye Körfez ülkeleriyle ilişkilerini giderek arttırmasına rağmen Irak ve Suriye ile 1960’lardan beri devam eden iki önemli konuda sorunlar yaşanmaya başlandı.
Türkiye’deki 12 Eylül askeri darbesinin getirdiği baskı ve Irak-İran savaşının getirdiği boşluk nedeniyle güçlemem Kürt sorunu ve GAP’ın hayata geçmesiyle başlayan Fırat ve Dicle’nin sularının paylaşılmasında yaşanan sorunlar.

Kürt Sorununun Başlangıcı

1979 Türkiye’si
1979 Irak’ı
* Türkiye’de 1978 Kahramanmaraş olaylarından sonra bölgede sıkıyönetim ilan edilmesi sonrası bu bölgede faaliyet göstern PKK yurtdışına çıkma kararı almıştır.
Öcalan önce Suriye’ye gitmiş ve Şam yönetimi PKK’ye Bekaa Vadisi’ni temin etmiştir. Sonrasında ise Öcalan Suriye’yi terk ederek Lübnan’a geçmiştir.
1984 Yılına kadar örgütü güçlendirme çabasında olan Öcalan Bekaa Vadisi’nde Filistinli gerillalar tarafından PKK’lılar eğitilirken bir yandan da Talabani’den destek sağlamış ve KYB tarafından PKK’ya Libya’da maddi yardımlar toplanmaya başlamıştır.
*16 Temmuz 1979’da Hasan el-Bakr’ın istifasını sağlayarak iktidara gelen Saddam Hüseyin Irak’ı Arap Milliyetçiliğini ve Körfez’in en güçlü ülkesi olması idealini başlattı.
Ayaklanmaları önlemek adına daha önce atama yoluyla gerçekleşen Kürt özerk bölgesindeki yasama meclisi için seçimler yapılacağı ve ekonomik ve kültürel gelişim için yasalar çıkarabileceği söylendi. Ancak KDP ve KYB’nin seçimlere girmesi yasaklandı ve kuzeydeki Kürtler ve Türkmenlerin bir kısmı güneye göç ettirildi.
* 1 Mart 1979’da Molla Mustafa Barzani’nin ölümü sonrası KDP 9.Kongresinde Mesut Barzani parti başkanı seçildi ve İran’ın Rezaiyye kentinde bulunan KDP karargahı Kuzey Irak’ın Revanduz kentine taşınması kararlaştırıldı.
* Revanduz’un biraz güneyinde bulunan Süleymaniye kentinde karargahının bulunduran (Suriye destekli) KYB ile İran destekli KDP’nin birbirine yakınlaşması ile bölgede mücadele edecek Kürt hareketleri bölgeye yerleşmiş oldular.

İran- Irak Savaşı Güç Boşluğunda Suriye – Kürt Hareketleri Yakınlaşması

  • 17 Eylül 1980’de Cezayir Antlaşması’nı tek taraflı fesh eden Irak, İran’ın güneyinden topraklarına girmeye başlamasıyla 8 yıl sürecek olan İran-Irak Savaşı başlamış ve Türkiye savaş boyunca tarafsızlığını korumuştur.
  • Savaşın güneyde cereyan etmesi Kuzey Irak’ta çok ciddi bir güç boşluğu doğurdu.
  • KDP ve KYB oluşan güç boşluğundan faydalanarak bölgedeki Kürt örgütleri üzerinde denetimlerini arttırdılar.
  • Irak’la savan İran ve Irak’ın zayıflamasından ve Arap liderliğini almak isteyen Suriye bu hakreletlere maddi ve lojistik destek verdiler.
  • PKK, KDP ve KYB aracılığıyla Suriye’den tutumlarından faydalandı ve doğrudan yardım aldı.

Türkiye Suriye’nin bu tutumları üzerine Bağdat yönetimiyle yakınlaşmış ve ;
* 19 Aralık 1980’de Petrol, Sulama ve Ulaşım’da İşbirliğini Öngören Anlaşma
  • 10-12 Aralık 1981’de Taha Ramazan’ın ziyareti sonrasında İthalat anlaşması imzalanmış ve Irak, Fed.Almanya’dan sonra Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı ülke olmuştur.
  • Kerkük – Yumurtalık boru hattının kapasitesi yıllık 35 milyon tondan 50 milyon tona çıkarılmasında anlaşılmıştır.
Türkiye Bağdat’la yakınlaşırken de Suriye ile ipler iyice gerilmekteydi, Suriye Türkiye’nin ‘teröristlerin iadesi’ talebine karşılık ülkesinde terörist bulunmadığını söylmekte, Türkiye de Suriye’den Türkiye’ye yasadışı geçişleri önlemek adına sınıra paralel yol yapmış ve devriye gezdirmeye başlamıştı.

1982

  • İran Irak Savaşında İran topraklarında cereyan eden savaş 1982’de İran’ın içeride muhalefet sorunun halletmesi sonrası Irak topraklarına taşındı.
a) Türkiye Kerkük- Yumurtalık boru hattına zarar gelmemesi için İran’ı uyardı.
b) Suriye, Irak’ın güç kaybetmesi adına kendi topraklarından geçen boru hatlarından petrol akışını durdurdu ve 1985’de S.Arabistan – Irak boru hattının bitimine karar Irak Türkiye’ye ekonomik olarak bağımlı kaldı. Türkiye’nin Kürt politikasında Irak ile kolayca işbirliğine gitmesi bu hem Türk ve Irak Kürt politikalarının örtüşmesi hem de ekonomik bağımlılık sayede oluştu.
  • İsrail’in Lübnan’ı işgali esnasında FKÖ kaplarının basılmasıyla beraber PKK’lı 12 terörist de öldürüldü ve birçok PKKlı da esir alındı. PKK’lıların İsrail askerlerine mukavemeti Lübnan Filistin ve Suriye tarafından sempatiyle karşılanırken, Türkiye adına asıl önemli olay Lübnan’da FKÖ’nün boşalttığı alanlara Suriye’nin desteği ile PKK’lılar yerleşti ve 1983 yılında Türkiye’de başlatacakları eylemleri burada olgunlaştırdılar. Lübnan’da Mahsun Korkmaz Akademisi adında kamp kuruldu ve teröristler ideolojik ve savaş eğitimlerini burada aldılar.
  • 1983 Yılında Türkiye’nin Suriye üzerinde baskısını arttırması ABD ile ilişkilerinin bozulmasının istemeyen Suriye’nin içeride de sorunlar yaşamaya başlamasıyla birlikte Türkiye’nin gerekirse askeri güç kullancağını belirtmesi üzerine 1984 yılında Suriye PKK’yı ve ASALA’yı topraklarından çıkarmış, PKK ise Kuzey Irak ve Bekaa Vadisine konuşlanmıştır.
Türkiye’nin Kuzey Irak Operasyonları ve PKK Açısından Sonuçları

PKK’nın Kızey Irak ve Bekaa’ya yerleşmesi Türkiye’yi rahatsız etmişti.
Irak’la Şubat 1983’te ‘Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması’ imzaladı ve anlaşmaya göre her iki devlet de birbirlerine önceden haber vermek koşulu ile sıcak takip hakkı elde etti. Türkiye PKK’ya karşı yapacağı operasyonlar için hukuksal zemini bu anlaşma ile oluşturmuştu.
Bölgedeki Gelişmeler
Türkiye’nin Tepkileri
Sonuçlar
10 Mayıs 1983 – PKK’nın Hakkari-Uludere’de 3 Türk askerini şehit etmesi
*26 Mayıs 1983 – Türkiye 7 bin asker ile Zaho ve Amediye arasındaki bölgeye 5 km girdi.
* Aynı sırada Irak ordusu da güneyden kuzeye doğru bir operasyon başlattı.
*PKK’dan çok KDP ve KYB kampları zarar gördü.
* KDP, Irak’ın gücünün yetersiz olduğu yerde Türkiye’den destek aldığını ve Kürt kurtuluş hareketine düzenlenen bir komplo olduğunu açıklayıp operasyonu kınadı.
* KDP, PKK’ya işbirliği önerdi ve Temmuz 1983’te ‘KDP-PKK Dayanışma İlkeleri’ protokolü imzalandı.
* 1983’ten sonra PKK ‘profesyonel gerilla savaşı’ başlatma kararını uygulamaya koydu ve 1984’te Kürdistan Kurtuluş Birliklerinin örgütlenmesini tamamladı.
* 1985’e dek PKK’nın Türkiye’de çok ses getiren bir eylemi olmadı.
Türk askeri heyetinin Bağdat ziyareti sonrasında 15 Ekim 1984’te Türk-Irak Güvenlik Protokolü imzalandı. Bu protokol de 5 km’ye kadar sıcak takip hakkı sağlıyordu.
* KDP ve KYB büyük tepki gösterdi. İran meclis başkanı Rafsancani de ‘Irak petrol bölgesini bir NATO üyesinin yardımlarıyla korumak istiyor. Türk devletini Irak halkının isteklerine karşı koymaması için uyarıyoruz’ dedi.
* Türkiye bu hakları Irak’ın Türkiye’ye olan ekonomik bağımlılığından da yararlanarak elde etmiştir.
Türkiye’nin baskısını sürekli üzerinde hissederek bölgede Türkleri görmek istemyen KDP PKK’yla ilişkilerini askıya aldı ve Kürt peşmergeler ile PKK militanları arasında çatışmalar yaşandı.
12 Ağustos 1986’da Uludere’de 15 Türk askeri PKK militan
larınca şehit edildi.
*15 Ağustos 1986’da Türkiye 20 fantom uçağı ile Kuzey Irak’a operasyon düzenledi ve ağırlıklı olarak KDP kampları bombalandı. 150 Peşmerge öldürüldü.
* 3 Eylül’de Türk ordusuna tezkere ile sıcak takip hakkı verildi.
* 1986 operasyonu ile büyük zarar gören Kürt grupları arasında dayanışma güçlendi ve KDP ile KYB arasında işbirliği anlaşması imzalandı.
* KDP gibi KYB de İran’dan maddi yardım almaya başladı.
* Büyük kayıplar veren KDP, PKK yükünden kurtulmak istedi ve PKK ile KDP ilişkileri bozuldu.
Bunun üzerine 1987’de 3.Kongresini toplayan PKK, 1985’te yeniden kurulan koruculuk sistemini hedef almak üzere 1987’de Türkiye’ye dönme kararı aldı.
* Türkiye’nin sert askeri önlemlerden başka bir çıkar yol bulamaması ve bölge halkının devlet baskısından bunalması ve PKK ile Türk askeri arasında kalması sonrası PKK bölgede gittikçe kitlesel gücünü arttırdı.
22 Şubat 1987’de PKK Hakkari’nin bir köyünde 14 kişiyi öldürdü.
4 Mart 1987’de Türkiye 30 uçağıyla Kuzey Irak’a operasyon düzenledi. İran’ın Kerkük-Yumurtalık boru hattına zarar vermesinden çekinen Türkiye’de bölgenin kısmi olarak işgal edilmesini düşünenler arttı.
* 4 Mart operasyonu KDP-İran ilişkisini kopardı.
* Bunun üzerine KDP de PKK’yla bağını koparma kararı aldı ve 1983 protokolünü tek taraflı olarak fesh etti. Mayıs ayında KDP lideri Mesut Barzani, PKK’yı terörist ilan etti ve dost ülke Türkiye’ye bölgenin ihtiyacı olduğunu açıkladı.
* Bunun üzerine PKK 1988’de Talabani’nin KYB’si ile ittifak yaptı.

Özal’ın Suriye Ziyareti

Suriye, 1979’dan beri PKK’ya bölgede en çok destek veren devlet konumundaydı. PKK militanlarına eğitim, kamp, kimlik ve para vermekteydi. Bu durumdan rahatsızlığını her fırsatta dile getiren Türkiye, 1987 yılında Başbakan Özal ve MİT’ten Hiram Abbas gibi diplomatların da katılımıyla Şam’a bir gezi düzenledi.
Türkiye PKK meselesini masaya yatırırken, Suriye ise Fırat sularının bir kısmının kendisine bırakılmasını talep ediyordu.
Ziyaret esnasında iki protokol imzalandı;

a) Güvenlik protokolü : Türkiye ve Suriye kendi topraklarından birbirlerine düzenlenecek terörist eylemlere izin vermeyecekler.

b) Su protokolü : Türkiye, saniyede 500 m3 Fırat’tan su verecek.

Türkiye ile Suriye arasındaki bu yakınlaşma Irak’ı rahatsız etmişti. 1987’de Türkiye Irak’a 1 milyar dolarlık kredi açmasına rağmen Suriye’yle su konusunda varılan mutabakata dahil edilmemekten ötürü rahatsızdı. Irak’ın da bölgede denetimini arttırmak adına bölgede sertliğe gitmesi ve Türkmenlerin de bu durumdan etkilenmesi sonucu Türkiye – Irak ilişkilerinin gerilmesine neden oluyordu.

Irak – İran Savaşı Sonu ve Türkiye’nin Kürt Mülteciler Sorunu

*Mart 1988’de Irak’lı Kürtlerin de desteğiyle İran ordusu Halepçe kasabasını ele geçirdi. Bu sırada ilk kez kimyasal silah kullanılması Kürtlerin kitlesel ölümüne neden oldu.
* 17 Temmuz 1988’de savaşın bitmesiyle kuzeydeki güç boşluğunu doldurmak ve sınırda nüfussuz alan oluşturmak adına Irak ordusu kuzeye harekat düzenledi ve 800 köyü boşalttı. Ağustos ayında Irak ordusu Kuzey Irak’taki vadilerde kimyasal silah kullanmaya başladı ve Halepçe’yi unutmamış Kürtler Türkiye ve İran’a doğru kaçmaya başladılar. İran sınır kapısını kapatınca, Kürtler Türkiye sınırında yığıldılar. Türkiye de başlangıçta Irak’la olan sınırını kapattığını ve sınırı geçen Iraklıların geri gönderildiğini açıkladı.
Türkiye ikilem içerisindeydi;
- Uluslararası baskı
- Türk kamuoyunda PKK’dan dolayı oluşan Kürt antipatisi
Ayrıca Kürt mültecilerin getireceği ekonomik yükün yanısıra, mültecilerle birlikte PKK militanlarının da sınırdan içeri girmesine neden olunabilirdi.
Türkiye kapıda yığılmalar ve uluslararası baskı artınca kapıları açtığını ve mültecilere 2 günlük geçici ikamet verileceğini ancak siyasi mülteci sayılmacaklarını açıkladı. Bu sırada 1984 protokolüne göre Irak sıcak takip talep etti ancak Türkiye bu hakkı kullanarak Irak topraklarında operasyon yapmış olmasına rağmen, Irak’a kaçanların silahlardan arındırıldığı ve Irak karşıtı faaliyet göstermedikleri söylenerek sıcak takip izni verilmedi. Bunun üzerine Irak 1984 protokolünü tek tarafalı olarak fesh ettiğini açıkladı.

Eylül 1988’de Türkiye’ye 63.000 Iraklı Kürt sığınmıştı ve bunlar 12 kampa yerleştirilmişti. Kamplardaki insan hakları ihlalleri ve yaşam koşullarıyla ilgili Türkiye uluslararası kamuoyundan sürekli eleştiri alıyordu. 1989 Yılında Türkiye PKK’ya karşı silahlı önlemlerini arttırmış ve Genelkurmay Başkanı ve Başbakan silaha silahla karşılık verileceğini, siyasi önlem aınmayacağını söylemiştir.

Suriye ile Sorunlar
1 Ekim 1989’da Başbakan Özal; Suriye’yi düşmanca tutumundan vazgeçmezse ve 1987 protokolünü uygulamaya koymazsa Türkiye de 1987’deki Su Protokolünden vazgeçebileceğini açıkladı.
Suriye, Türkiye’nin sert tutumuna sertlikle cevap verdi ve 21 Ekim 1989’da Hayat’ın Samandağ ilçesinde iki MiG-21 savaş uçağıyla sınırı ihlal ederek bir Türk tapu kadastro uçağını düşürdü. Suriye makamları bu olayın bir kaza olduğunu, suçluların cezalandırılacığını, tazminat ödeyeceğini söylerek özür diledi ancak Türk kamuoyu bu konuda ikna olmamıştı. Ayrıca Suriye Enfermasyon Bakanı Muhammed Salman’ın bir Kıbrıslı Rum gazeteciyle yaptığı röportajda Hatay’ın Türkiye’ye bağlı olmadığını söylemesi iki ülke ilişkilerinin iyice gerilmesine neden olacaktı.

Su Sorunu
1995 yılında Dışişleri Bakanı Deniz Baykal ‘Suriye komşu bir devlet olarak terörist bir örgütün karargahı olmaya son vermelidir. Terörün kanıyla kirlenen ellerin daha fazla su ile temizlenebileceği düşünülebilir. Ancak, Türkiye hiçbir zaman terörün kullanılmasına karşılık su yapmayacaktır.’ diyerek aslında bu iki konunun ne kadar birbirleriyle bağlantılandırıldığını ortaya koyuyordu.
Yeraltı kaynaklarının siyasi pazarlık ve koz olarak kullanılabileceğini 1970’lerde petrol bunalımı ile Arap devletleri ortaya koymuştu. Türkiye 1980’lerde PKK sorunun çıkışına dek hiçbir zaman ‘su’ konusunu koz olarak kullanmamıştı.
Türkiye için su sorunu; Fırat, Dicle ve Asi ırmaklarının sularının paylaşımı sorunudur.
1960’larda Türkiye’nin suları tarım dışı kullanma adına barajlar kurmasıyla bölge ülkelerindeki tarımı olumsuz etkilediğini söylemesiyle ile sorun başgöstermiştir.
1964’te Türkiye bölgenin en byük barajı Keban’ın yapımına başlamasıyla, Suriye Irak ve Türkiye suların kullanımı üzerine 1965’te Irak’ın konferans talebi üzerine toplanmaya karar verdi ancak Türkiye konferasnsa Asi’yi de dahil etmek istediğini söyleyince Suriye itiraz etti ve üçlü konferans yapılmayarak ayrı ayrı anlaşmalar yapıldı.
Keban’ın doldurulması sırasında Türkiye’nin taahhüt ettiğinden su bırakması üzerine ülkeler şikayetçi oldular ve bir süre sonra durum normale döndü.
1977’de Türkiye Karakaya Barajının yapımına başlayınca Irak Türkiye’nin 330 milyon dolarlık borcu bahane ederek Kerkük – Yumurtalık boru hattını durdurdu. Ancak asıl nedenin Fırat’ın sularının da pazarlık edilmek istenmesiydi.

GAP Başlıyor
1983 yılında GAP’ın başlaması Irak ve Suriye’yi daha da endişelendirdi. GAP’ın tamamlanmasından sonra Fırat ve Dicle’nin sularında sadece niceliksel değil, niteliksel (kirlenme) değişikler de gerçekleşecekti.
GAP’ın başlaması üzerine Türkiye Dünya Bankasından kredi almak istedi ancak su yollarını barajlama işleminde dış kredi alabilmek için aşağı havza ülkelerinin onayı gereliyordu. Irak ve Suriye bu onayı vermeyi reddettiler böylelikle Türkiye projeyi tümüyle kendi kaynaklarıyla uygulamaya karar verdi. Bunun üzerine 1980’de Irak’la Karma Ekonomik Komisyon Protokolü imzalandı. 1983’de Suriye’nin de katıldığı bu protokole uygun olarak bölgesel sulara ilişkin görüş alışverişinde bulunmak üzere Ortak Teknik Komite kurarak çalışmalara başladı.
1980’ler boyunca Irak dikkatini İran’la yapmış olduğu savaşa çevirdiğinden su konusunu genelde Suriye gündeme getirdi. Bunun bir diğer nedeni ise Suriye’nin o dönemde yeni alanları tarıma açarak tarımsal üretimi arttırmak ve dış ticaret açığını da bu şekilde kapamak istemesiydi.

Barış Suyu Projesi

Özal, Suriye’yle ekonomik ve ticari ilişkilerin gelişmesinin siyasal sorunları çözeceğine inanıyordu ve bu çerçevede Suriye yetkililerine çeşitli ortak projeler sundu. Suriye’deki doğal gaz ve petrol aramalarında Türkiye’nin yardım etmesi, bu ülkeye elektrik verilmesi, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin sularının içme suyu olarak Arap ülkelerine taşınması bu projeler arasındaydı.
Türkiye, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin kendi kullanımından arta kalan sularını iki botu hattıyla S.Arabistan ve Umman’a taşımayı öneriyordu.
Brown Roots firması tarafından hazırlanan fizibilite ve proje çalışmalarına göre I.Boru hattından günde 3.5 milyon m3 su Hatay üzerinden Suriye’ye gidecek ve Ürdün’den geçerek S.Arabistan’ın Mekke ve Cidde kentlerine gidecekti. II. Hattan ise günde 2.5 milyon m3 verilecek olan su, Suriye, Ürdün ve S.Arabistan’ın doğusundan Kuveyt, Katar, Bahreyn, BAE ve Umman’a kadar ulaşacaktı.
1988’de Türkiye tarafından ilgili ülkelere resmen önerilen bu teklif Arap devletleri tarafından kabul edilmedi. Nedenleri;
- Arap devletleri projeyi maliyetinin yüksek olması gerekçesini öne sürerken asıl nedenler
* Türkiye’ye su gibi hayati bir konuda bağımlı olmak istemeyişleri
* Türkiye’nin ‘su’ ile bölgede söz sahibi olmasını istemeyişleri
* Türkiye’nin bu projeyle asıl amacının İsrail’e su götürmek olduğunu düşünmeleri

ARAP OLMAYAN DEVLETLERLE İLİŞKİLER

I) İsrail ile İlişkiler


Türkiye İsrail ilişkilerinde 70’ler boyunca soğukluk, 80’lerin de büyük çoğunluğunda devam etti. Bunun iki nedenleri vardı;

  • İsrail’in bölgede tek taraflı eylemlerinin Ankara’da dığurduğu rahatsızlık
  • 1987 Filistin intifadasının Türk kamuoyunda ilgi doğurması
Camp David’den sonra bölgedeki anlaşmazlıklar büyük oranda çözüme kavuşmuş görünse de İsrail’in eylemleri bölge istikrarını yeniden bozdu. Doğu Kudüs’ün ilhakı ve Kudüs’ün başkent ilan edilmesine BM Güvenlik Konseyi hükümsüz olduğu kararını verdi, Türkiye ise buna beklenenden çok daha sert tepki vererek Kudüs’teki başkonsolosluğunu kapatıp Telaviv’deki maslahatgüzarını da II.katip düzeyine indirdi.
İsrail’in Irak’ta yapımı devam eden Osirak nükleer reaktörünü hava saldırısıyla imha etmesi ile Türkiye İsrail karşıtı tavrını sürdürdü ve BM Genel Kurulu’nda bu eylemi kınayan ülkeler arasında yer aldı. Türkiye aynı tepkiyi Golan Tepelerinin işgali sonrasında göstermedi ve BM Genel Kurulunda İsrail’in kınanması adına yapılan oylamaya çekimser oy kullandı.
Türkiye, İsrail’i doğrudan bir tehdit olarak algılamıyor, ama bölgede müslüman ülkeler tarafından yalıtılmamak için de İsrail’e karşı zaman zaman sert tepkiler veriyordu. Ancak güney komşusu Suriye’ye karşı da İsrail’i yanına almak istiyordu.
1982’de Lübnan’ın işgali ve FKÖ militanlarının Lübnan’dan çıkarılmasına Türkiye tepki gösterdi. Sabra ve Şatilla kamplarının baskını da TRT tarafından uzun süre ekranlara taşınarak Türkiye’de İsrail’e karşı kamuoyu tepkisinin artmasına katkı sağladı.
Ancak İsrail’in Lübnan işgali Ankara- Telaviv hattında yumuşamaya da neden oldu. Lübnan’da barınan ASALA militanlarının da saldırıda yok edilmesi için İsrail Ankara’ya gizli bir çağrıda bulundu ve Türkiye Lübnan’a gönderdiği görevlilierle ASALA ve JCGA kampları tamamen tahrip edilirken JCGA lideri Agop Ahcıyan’ın da aralarında bulunduğu birçok militan öldürüldü.
Aralık 1987’de İntifada başlatıldı ve Filistin sorunu dünya kamuoyuna bir kez daha taşındı. Türk kamuoyun intifada ya büyük bir sempati ile yaklaştı ve intifadayı takiben 15 Kasım 1988’de Filistin Devleti resmen ilan edildi. Türkiye birçok devletten önce Filistin’i tanıyan ülke oldu.

İran’la İlişkiler

Türkiye’nin ulusal İran’ın ise dinsel kaynaklı egemenlik anlayışından kaynaklanan ideolojik çelişki ikili ilişkileri bozan temel etmen oldu.
1979’da İran’da İslam Devrimi’nin yapılması ve 1980’de Türkiye’de yapılan darbenin en azından retorikte Kemalizm’i canlandırmaya çalışması, iki tarafından da mevcut rejimlerini ithal etmeye çalıştığını düşünmesi birbirlerini tehdit olarak algılamalrına neden oluyordu. Bu dönemde her iki ülkenin basınında Humeyni ve Atatürk karşıtı yazılar çıkıyordu.
Irak-İran Savaşından Kaynaklanan Sorunlar
Irak’la savaş esnasında İran Iraklı Kürtleri silah ve maddi olarak destekleyerek Bağdat’a karşı kışkırtmayı ana politikalarından biri olarak belirlemişti. Bu gelişmeler karşısında Türkiye İran’a iki isteğin karşılanmasını talep etti;

- Türkiye – İran Demiryolu’nun çalışmaya devam etmesi ve Türkiye-Irak ticaretine, Yumurtalık-Kerkük Boru Hattına zarar verilmemesi.
İran ve kürt gruplar savaş boyunca buna çok dikkat etmiştir.


- PKK’ya destek verilmemesi.
Türkiye 1984’de PKK terörüyle tanışmasıyla birlikte Irak’la sıcak takip anlaşması yapmıştı. İran’a da aynısı teklif edilmiş ancak İran bunu hem reddetmiş hem de Irak’la yapılan anlaşmanın tarafsızlığa ayrıkı olduğu gerekçesiyle itiraz etmiştir. Ancak İran PKK’ya İran topraklarını kullandırmayacağını da taahhüt etmiştir.



[*] Canakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler M.A.

Son Yayın

Kamu Diplomasisi: İnsani Diplomasi, Küresel örnekler ve Türkiye

İNSANİ DİPLOMASİ Fatih BAYEZİT Yazarlar: Alan Henrikson; Jozef Batura, Ahmet Davutoğlu, Mehran Kamrava, Fuat Keyman, Reşat Bayer D...